UYGARLIK YENİLİĞİNE KUCAĞIMIZ AÇIK, AMMA…(Makalelerim)

Mart 30th, 2008

zeytin_thumb1.jpg 

DENGE                                                                           03.02.2008                                                                                          Suat TUTAK  UYGARLIK YENİLİĞİNE KUCAĞIMIZ AÇIK, AMMA…  Her göreve gelen iktidarlar elbet teknolojik ve uygarlık adına programında bazı yeniliklerle gelecektir. Bu zaten; seçilme ve iktidara gelme ya da getirilme sebebidir… Görevinin en can alıcı, en önemli sebep ve şartlarının başında gelen maddelerden biridir bu yenilik, uygarlık çabası… Onu; seçilmeden önce belirler, seçmenlerine verdiği taahhütler içinde bunlar mutlaka yer alır. Öyle olmasa zaten oy alamaz, seçmenini ikna edemez, seçilemez, iktidarın başına gelemezler. Ancak;  çok önemli olan, bir taktik var. Masa başında izafi kanaatlerle, hayali hesap ve tasarılarla hazırlanıp yasalaştırılan, yaşama sokulan, toplum dünyasına hizmet için gündeme getirilen bazı kanunlar var ki, sonradan düzeltmelerle işlerlik kazandırılıyorlar. Tüm araştırmalardan, uygulanması nasıl olacak bilinmeden, aceleye getirilen, ön uygulama, deneme uygulaması sonuçları alınmadan yaşama geçirilen bazı yasalar… Örneğin; sağlıkla ilgili son çıkarılan yasa… Başlangıçta; “Hastahanede yatıp tedavi olan tüm hastaların ilaçları devlet tarafından karşılanacak” diye, topluma duyuruldu. Açıklamanın üzerinden bir hafta geçmeden birçok hastaneden itirazlar geldi. Açıklamayı, hükümetin en yetkili ağızlarından biri, Başbakan ağzından yaptıkları halde, bazı vakıf ve özel hastaneler tüzüklerine ters bir uygulama, kuruluş amaçlarına uygun değil diyerek, karşı çıktılar. İtiraz ettiler ve kamuoyuna açıklamalarda bulundular. Evet, bu söz konusu yasa, çıkışı kabul edilmiş haliyle yasamaya konsa, uygulansa, gerçekten tüm Türk halkına, kamuoyuna çok yararlı ve insancıl bir yasa olacak ve de tarihe geçecekti belki de… Amma; o öyle olmuyor işte… Uygulanabilmesi olanaksız, imkansız olan bir yasayı inatla çıkarıp, “ Ben yaptım oldu, ya da olacak “ denmesi, yeterli olmuyor demek… Onun için yasalaşmadan, hayata geçirmeden önce iyi araştırılıp, uygulanacak kurum ve kuruluşların görüşü ve de olasılığı öğrenilseydi, daha uygun olmaz mıydı?! Şimdi nasıl olacak ?! Yasayı uygulamak istemeyen hastanelere nasıl yaptırım uygulanacak? Kamuoyu tam olarak yasa çerçevesi içindeki haklarından yararlana-bilecek mi? Yasa uygulanacak mı? Uygulanabilecek mi? Yalnız o yasanın uygulanması değil, yasa uygulanmaya başlansa bile, bir başka olumsuz yönüne de dikkatinizi çekmek isterim… Farz edelim ki yasa, hastalara uygulanmaya başlandı… Siz sanıyor musunuz ki, yasa noktası noktasına sıradan her hastaya uygulanacak? Ben, o konuda kuşku-luyum.  Hastanede çalışanların hastalarına ayrıcalıklı olarak uygulanacak… genelde onların hastaları faydalandırılacak, sıradan dar gelirli, kimsesiz ve sahipsiz insanlar ise, yine çeşitli bahaneler, sudan sebepler uydurulup sınırlı şekilde faydalandırılacak ya da hiç faydalandırılmayacak… Hiç saklamayalım ve inkar etmeyelim… İnsanlarımız arasında; kim ne derse desin, bir sınıf ayırımı, bir gelir ayırımı var. Bir de aradan fes kapıp yararlanmak isteyen, aslında haddini bilmeyen, ama kendince açık göz geçinen, belirli kişilerden oluşan bir başka sınıf daha var. Bu inkar edilemez bir gerçek. Yoksul insanların  çoğunlukta olduğu, nüfusun % 70-80 nine yakını yoksulluk, açlık sınırında ya da o sınırın altında olan halkımızın bu yasadan tam hakkıyla yararlanmasını temenni eder ve umutla dilerim.Gönül ister ki, be n yanılmış olayım… Bu endişelerim boşa çıksın. Keşke… Ah, keşke yanılsam! Fakat; yıllar yılı buna benzer şeyleri yaşayıp geldik. Tahminlerimiz artık bizleri, pek yanıltmıyor. Ondan endişeliyim. Ama bizim bir güzel tarafımız vardır. Önce yasayı kendimize uyarlamaya çalışırız. Onun savaşını yaparız. Yok olmuyorsa, ondan sonra da hiç itiraz etmemiş gibi kendimiz yasaya uymaya, uyum sağlamaya yarış ederiz. Sanırım bu bizim milletçe ortak olduğumuz, milli bir yanımız. Daha doğrusu, ulus olarak genlerimizde var olan, ortak bir özelliğimiz. Aslında; yürürlüğe konan yasalara uyum sağlamak, itiraz etmeden tarafgir olmak, uygar olmanın ölçüsü olmalı. Amma; o zaman da, uygar olmadığımız anlaşılır. En uyumlu yaklaşım ise, yeterli bir eğitim düzeyi eşitliğinin verilmemiş olduğunu kabul etmek. Sanırım, bu sav daha yerinde bir tespit olsa gerek… Fakat bunun da, nasıl olacağını merak ediyorum. Baksanıza, hiç başka sorunumuz yokmuş gibi yıllardır, bir başörtüsü sorunuyla(Türban) yatıp, kalkar olduk…Öte yandan; Atatürk’ün asıl istemediği, karşı çıktığı ve de ulusa verdiği manevi zararından korktuğu, KARA ÇARŞAF giysiden hiç söz eden yok… Dikkate alan kimse yok. Asıl sorunumuz o olmalı… İşin dini yönünü bırakın, ben işin o tarafına söz etmiyorum. Herkes özgür bir ortamda yaşıyorsa eğer, giysisinden ve yaşantısından da kendi sorumlu. Kişi olarak beni ilgilendirmez. İşin ulusal ve siyasi boyutu var tüm ulusumuzu ve hepimizi ilgilendiren. Onu gözden kaçırmamamız gereklidir. Kurtuluş savaşı sırasında ve Cumhuriyetin ilk yıllarında, o kara çarşaflar altında, ne casus erkekler yakalatmış Atatürk… Rahmetli babam anlatırdı. Onun içinde gizlenen kişinin ne olduğu belli olmuyor çünkü… Kadın mıdır, erkek midir, casus mu, terörist midir bilinmiyor. Anlaşılmıyor. Asıl üzerine gidilmesi, önlenecekse önlenmesi gerekenler, o kara çarşaflı giyecek kullanan kişiler olmalıdır. Çünkü içindekinin ne olduğu seçilemi-yor… Hatta, büyüklerimizin anlattığına göre; Cumhuriyetin ilk yıllarında, kıyafet yasa-sı çıktıktan sonra polislerimizin, bu tür giysileri engelleme, müdahale etme yetkileri de varmış. Ama sonraları; bu yetki polislerin ellerinden alınınca, öylesi giysilere müdaha-le etmez olmuşlar. Hiç değilse Türbanda; içindekinin, kadının yüzü açıkça görülüyor. İçindekinin ne olduğu belli… Oysa kara çarşaflı giysilerde, o da belli değil. Onun için; türbandan önce kara çarşafın laikliğe aykırılığı tartışılıp, bir sonuca bağlanması, laiklik yasala-rına uyarlanması lazım. Öyle gülünç duruma düşüyoruz ki; bir trafik kazası olmuş farz edin. Ortada ağır yaralı varken, ambulans görevlilerinin hafif  yaralı kişileri alıp, ağır yaralıyı kaza mahallinde bırakıp, hastaneye dönmesi olayına benziyor bu olay… Bir de; başörtüsü ile türban ve kara çarşaflı, birbirine karıştırılıyor. Başörtüsü başka şey, diğerleri başka şey.Tarihimiz boyunca ninelerimiz, annelerimiz, tüm kadınlarımızın, Anadolu kadınının çene altından iki ucunu geçirip bağladığı bir baş örtüsü bağlama şekli ve biçimi Türk Ulusu’nda gelenek ve anane, görenek haline gelmiştir. Ve; Kurtuluş Savaşı’nda, erkeğinin yanında, eşinin evladının yanında yer alıp, omuz omuza düşmanla savaşan, o Anadolu kadınlarıdır… Analarımız, bacılarımız, ninelerimizdir. İnanan Türk kadınlarıdır… Bugün, onun başörtüsünün ulu orta tartışılır hale getirilmesi hem ahde vefasız-lık, hem de gelenek ve göreneklerimize sahip çıkmamak, saygısızlık yapmaktır. Lütfen bırakın artık, şu başörtüsü meselesini… Çok uzattınız. Bu ulusun ondan çok daha önemli bir sürü, çözüm bekleyen sorunları var. Biraz da, onları çözmeye zaman ayırın. Geçmişimizi sorgulamak ayıp oluyor… Bize yakışmıyor.    

The End

AĞAÇLANDIRMA SEFERBERLİĞİ (TÜRKİYE VE SÖKE’DE)

Mart 30th, 2008

topluluk-1-1.jpg

DENGE                                                          24.01.2008                                                                         Suat TUTAK    

AĞAÇLANDIRMA SEFERBERLİĞİ 

(TÜRKİYE VE SÖKE’DE)  

  24 Ocak 2008 günlü Söke Ekspres Gazetesi’nde yurt çapında “Bir Ağaçlandırma Seferberliği” nin başlatıldığını duyuruyordu. Aynı gazetenin ön sayfalarında ise Aydın Valimiz Sayın Mustafa Malay’ın yurt çapında başlatılan bu ağaçlandırma seferberliğinde, Aydın’ın ilçeleriyle örnek bir il olmasını istediğini duyuruyordu. Yine aynı gazetenin diğer sayfalarında da sayın valimiz gibi Kuşadası Kaymakamlığı’nın, Söke Kaymakam’ımız Sayın Celil ATEŞOĞLU’ nun ormanla ilgili beyanatları yer alıyordu. Görülen oydu ki; Aydın il ve ilçeleri ağaçlandırma seferber-liği için önceden hazırlanmış, bir işaret, bir emir bekliyor gibiydi. Bu kararlı duruş, ciddi tavır herkesi olduğu gibi beni de umutlandırmıştı. Hem duygulanmış, hem de çok sevinmiştim. Baba mesleği bahçecilik olan, ağacı bilen, ağaç dikme seferberliğinin anlam bakımından ne denli önemli olduğunu iyi bilen bir insandım. Bir de iyi bildiğim bir şey vardı. Bir zamanlar bir yerlerde okumuştum. Çok da etkilenmiştim. O okuduğum söz aklıma geldi. Daha sonra bir müzik kasetinde de duydum. “BİR AĞAÇTAN BİR MİL-YON KİBRİT ÇIKAR,  BİR KİBRİT BİR MİLYON AĞACI YAKAR..”  Evet; bir kibrit bin ağacı, milyon ağacı yok eder, gerçekten… O yanan orman ağaçları da kolay yetişmez maalesef. Hele bu dikilen fıstık çamı ise, çok daha geç yetişir. Fıstık Çamı öyle bir özel ve nazik cins ağaç ki, diğer sıradan ağaçlara da benzemez. Eğer dalları kırılırsa, hayvanlar tarafından yenilirse, yanlış yerlerden budanır tımar ve imar yapılırsa o dalın dibinden kesinlikle yeniden sürgün vermez.  Yeşermez. Kel kalır orası, filiz yapıp o yarayı ve açıklığı kapatmaz. Onarmaz. Öylesine nazik bir ağaçtır fıstık çamı. Geç yetişen bir ağaç olduğu için, (taze sürgünleri fazla uzamadığından) zor boy atar, güç büyür. Gölgesinde oturulacak hale gelmesi en az 1520 yıl sürer. Oysa; yirmi yılda yetişen çam ormanları tutuştuğu zaman yangında, kabuklarının altında reçine denen yanıcı madde olduğu için, on-on beş dakikada kül olur gider. Bir de fıstık çamının ağaç olarak, diğer ağaç türlerinden farklı olarak bir başka özelliği daha vardır. Yangın anında dallarındaki fıstık kozalarını fırlatması… Bir orman yangını anında (Küner çamı) fıstık çamının tutuşan kozaları en az 15 -20 metre uzaklıklara fırlar, bir ateş topu halinde havada uçarak gidip düştüğü yerde bir başka yangın başlatır. Kısa zamanda, söndürülemeden yok olur, giderler. Söndürülmesi çok zordur. Hele o an fırtına rüzgar da ters yönden esiyorsa, iş daha da zorlaşır ve bir faciaya dönüşür. O nedenle; bir eksilenin yerine 3-5 tane fidanı fazladan dikmek gerektir. Tarihsel bilgilerden öğrendiğimize göre, Konya’ya kadar Anadolu topraklarımız eski tarihlerde ormanlarla kaplı olduğu halde zamanla, çeşitli sebepler bu ormanlardan yalnızca 1/3 ü kalmış… 2/3 lük bölümü yok olmuş, ziyan olmuş, kaybolmuştur. Her yıl sel suları o alüvyonlu güzel topraklarımızdan büyük miktarda sel sularıyla denize akmakta ve yurdumuz yakılan, tahrip edilen, yok olan ormanlarımız sebebiyle, yeterli yağış alamadığı için çoraklaşarak, çöl haline gelmektedir. Denizlere nehir suları vasıtasıyla taşınan güzel topraklarımıza yazık olmakta, azalmaktadır. TV ve diğer yazılı basından edinilen bilgilere göre yurdumuz 2050 yıllarında çöl haline dönme tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktır. İşte o nedenlerle; bizim ulus olarak her yıl çok sayıda ağaç dikip ormanlarımızı çoğaltmamız, ağaç sayımızı arttırmamız gerekmektedir. Şunu önemli konuya da burada parmak basmak isterim. Bir yerde ağaç dikmek, her yıl ağaç sayımızı fazlalaştırmak da bir çözüm değildir… Onun yanı sıra; ağaç sevgisinin, aileden başlamak üzere, yaşamımızın her safhasında insanlara aşılanıp öğretilmesi, dikilen ağaçların sahip çıkılarak, korunması, yangınların da önü-ne bilinçli ve programlı bir şekilde, tam donanımlı olarak geçilmesi gerektir. Bu konu ağacı dikmekten de önemlidir… İşte olaya bu çerçeveden, bu açıdan bakarsak, Ağaç Dikme Seferberliği ulusumuz için, hepimiz için çok önemlidir. Son yıllarda yaşanan kuraklıklar, kışın yağmurların yağmayışı, yer altı sularının daha derilere çekilip dağdaki, bayırdaki, ovadaki tüm yurdumuz ağaçlarının kurumaya yüz tutması, ekilen sebzelerin verimsiz olması çiftçilik, tarım gelirlerinin her yıl kötüye gitmesi, buradan hareketle tüm yaşamımızın ekonomik sıkıntılara sürüklenmesi hepsi, ama hepsi ağaç dikmekle, ormanlarımızı çoğaltmakla düzelecek daha aydınlık, huzurlu, bereketli, mutlu yarınların yaşanmasına ortam hazırlayacaktır. Beşikten mezara kadar yani anlaşılır bir dille; doğumdan ölüme kadar yaşamımızın her dönemiyle ilgili olan ağacı sevmemiz, korumamız, çok çok sayılarda dikerek, çoğaltmamız gerekir. Yine tekrar ediyorum; bu pencereden baktığımız ve düşündüğümüz zaman orman ve ağaç dikme seferberliği çok gerekli, çok önemli ve kaçınılmaz bir görevdir. Lütfen tüm yöneticilerimize, halkımıza rica ediyorum. Sadece yılda bir kez ve bir sefer yapılan bu ağaç dikme seferberliğini ciddiye alalım. Bir-iki güne sığdırıp orada bırakmayalım… Yılda birkaç kez tekrarlayalım. Ve dikilen ağaçları, kaderine terk etmeyelim. Hep birlikte sahip çıkalım. Bakalım, koruyalım… Gözümüzden bile sakınalım. Çocuklarımız gibi kıymetli bulup, değer verelim. Yangınları engelleyelim. İlgili kuruluşlara yardımcı olalım. Bu saydıklarımızı yapmak, zaten bizim vatandaşlık vazifemiz… Peygamberimiz Muhammed Mustafa (S.A.S) efendimizin bir hadisinde; “Az sonra kıyamet kopacağını bilsen de, elinde bir fidan varsa onu dik” demiştir. Öyle ise; geliniz, ağaç dikme seferberliğinde bizim de katkımız bulunsun. Tabii, haberimiz olursa… 

The End

Mart 30th, 2008

kirmizilale_thumb1.jpg

The End

ATAÜRK’E GÖRE CUMHURİYETİN ÖNEMİ… (Makalelerim)

Mart 30th, 2008

DENGE

ATAÜRK’E GÖRE
CUMHURİYETİN ÖNEMİ…

Atatürk; Cumhuriyet döneminden önceki yaşamında, okul döneminde, özellikle Harbiye’de öğrenci olduğu yıllarda ve mezun olup, subay olarak görev aldığı dönem-lerde, Oligarşi, Monarşi, Mutlakıyet yönetim şekillerini yakından tanıyordu. Öyle ki; Kurtuluş Savaşı’ndan önceki yıllarda, bu yönetim şekillerinin içinde bizzat yaşamıştı.
Okul yıllarında Osmanlı Yönetiminde Mutlakıyet, Meşrutiyet yönetimlerinin bir dönemini kendi de yaşamıştı. Türk Ulusu’nun, Türk insanının benliğinde bu yönetim-lere karşı bir uyumsuzluk olduğunu tespit etmiş bulunuyordu. Özellikle Harbiye’de okuduğu yıllarda “İsmini gizli de tutsalar” Cumhuriyet Yönetimi belleğinde şekillenmeye başlamıştı. Türk insanı o günkü yönetimden daha farklı bir yönetim şekline layıktı, onlara göre… Atatürk’ün belleğinde şekillenen bu yönetim; toplum iradesine dayalı bir yönetim şekliydi… Evet; bunun da bir kelimeyle anlatımı, “Cumhuriyet” ti. Atatürk bunu biliyordu.Onun istediği yönetim de, bir kişinin ya da bir zümrenin saltanatı, üstünlüğü, iradesi olmamalıydı… Bunun açıklamasına gittiğinizde; o da, halkın kendi içinde seçtiği, toplumun iradesini temsil eden bir meclisin yönetimiydi.
O; insanların kendi iradesiyle, kendilerini yöneten bir sistemi hayal ediyordu. Bu yönetim şeklinin adı da, yukarıda açıklandığı gibi Cumhuriyet’ti. Bu hedef, bu hayal Ata’da şekillenmeye başladığı zamanlar o, henüz Harp Okulu öğrencisiydi. Ama, bu sırrını, bu düşüncesini, hayalini, kendisinden bile saklıyor, kimselere bahsetmiyordu. Bu konudaki gözlem ve araştırmalarını o yıllardan itibaren yapmaya başlamıştı. Fakat, çok gizli bir sır olarak da içinde saklıyordu.
Burada biraz durup düşünelim… Altı yüz yılı aşan, kökleşmiş bir Osmanlı İmparatorluğu; her organı ile ayakta durup yönetimini, tüm ihtişamı ve gücüyle sürdürürken, siz ortaya çıkıp, “-Hayır, ben Cumhuriyet yönetimi istiyorum..” diyebilir miydiniz? Koca İmparatorluğa karşı tek başınıza, (Don Kişot misali ) ortaya çıkıp, savaş açma cesaretini gösterebilir miydiniz? O ortamda bu, olabilir miydi? Düşünebilseniz bile, toplumun arasında açıkça söyleyebilir miydiniz? Mümkün müdür bu? Sanmıyorum. Bunu, Atatürk de biliyordu. Onun için, Harbiye yıllarından itibaren çok gizli olarak, bu yönetimi düşünmeye başladı… Daha sonraki yıllarda Batı Trakya’daki Ataşelik görevine gönderilince, yakın çevresindeki kader birliği yapacak seçkin arka-daşlarına, uygun bir zamanda bu düşüncesini, (Çok Gizli) olmak kaydı ile açıkladı.
İşte; ilk “Kemalizm” düşüncesi, o yıllarda doğdu… Daha sonra da bu düşünce bir cemiyetin tüzüğü ile Kemalizm’in temelini oluşturdu. Böylece çok gizli bir cemiye-tin ilk adımları atılmış oldu… Satırlarımın burasında artı parantez bir şeye değinmek istiyorum. Belediye’den emekli olmazdan birkaç yıl önce, Belediye arşivinden bazı eski kitapları alıp Zabıta odasındaki kitaplığa koymuş, zaman zaman zabıta memur-larının, personelin bu kitapları okuması, nöbet anında boş zamanlarında bu kitapları okuyup, biraz da kitap okuma alışkanlığının kazandırılması amaçlanmıştı.
Nöbetçi olduğum bir gün, bu kitapları şöyle bir karıştırmıştım. Aralarında 30-40 sayfalık saman kağıda basılmış ince bir kitap vardı. İsmini tam olarak hatırlayamayacağım ama KEMALİZM ve Kemalizm’i benimseyen kişilerin uyacağı kuralları anlatan bir kitaptı. İlgimi çekmiş, bir süre o kitap elimden düşmemiş, inceleyip okumuştum… Ardından kısa bir süre geçti. O kitap, ortalardan kayboldu. Ne oldu bilmiyorum.. Bir daha hiç görmedim. O kitabın ilk sahifelerinde, Kemalizm’e alınacak üyelerin bir yemin törenini anlatıyordu… Tam teferruatıyla anlatamasam da, hatırımda kaldığı kadarıyla, üye yemin yapılacak toplantı yerine gözleri bağlı olarak getiriliyor, oradakilerle birlikte, üzerinde Türk Bayrağı serili ve bayrağın üzerinde silah bulunan bir masanın etrafına ayakta, çepeçevre dizilip bir eliyle yanındaki kişinin belinden tutup, bir eliyle de silaha el basarak yemin edilir, ondan sonra maskesi çıkarılıp üyelerle tanıştırılıyormuş.. Kemalizm kitabından şu an aklımda kalan bu ka-dar… Şöyle bir aklımızı askerlik yıllarına kaydırıp düşündüğünüzde, bugün askerdeki acemilik dönemi olan 45 günlük eğitimden sonra yapılan yemin törenlerinde de alanlara uzun masalar dizilir. Üzerine Türk Bayrağı serilir. Onun da üzerine çeşitli hafif si-lahlar konulup, askerler etrafına dizilir. Bir elini arkadaşlarının beline dolayıp bir ellerini de silahların üzerine koyup yemin merasimini yaparlar… O yeminden sonra da acemiler tam asker sayılır. Üstlerine selam vermeye, nöbet tutmaya başlarlar…

Suat TUTAK-SÖKE

The End

BİR ŞİİR ( Adını sen koy )-(Dost şiirleri)

Mart 30th, 2008

Sahipsiz dünyada
Sahipsiz birçok insanlar yaşar
Kapılıp gidiyoruz bilinmeyen bir yolda
Dağı taşı aşarım diyorsun
Dağı taşı aşarım diyorsun
Tozlu topraklı yolları yararım diyorsun
Bilmediğin yollarda kaybolup gidiyorsun
Geceler, gündüzle yoldaşın
Oluveriyor bir anda
Sevdan sana yad ediyor sevdana
Bilmediğin birçok diyarda
İşte
Kaybolup gidiyorsun
Ey ilahi aşk
Ey mecnundan deliye dönmüş yar
Sende kapılıp gidiyorsun
Telafisi zor olan bu hayattan
Sende nasibini alıp gidiyorsun
Bu hayattan
Gurbet kuşları gibi
Bir o tarafa bir bu tarafa
Çaresiz uçsuz bucaksız derinliklerde
Kaybolup
Gidiyorsun
Tanrım
Seni de onu da görüyor
İlaç diye bulduğun
Kağıdı kalemi satırlara dökmeye
Çalışıyorsun
Oysa ki
Oysa ki
Hayat çok acı
Gerçeklerle yaşamak
Çok acı, çok acı…
Yeşilin en güzel tonlarını vermiş
Yaşama, hayata ve aşka…
Aşksız hayat
Hayat aşksız
Düşünülemez
Dünya kahpe dünya sende vurdun
Feleğin bana…
Feleğin bana

10.01.2008
S.C.

The End

BİLİR MİSİN SEN…!?(ŞİİRLERİM)

Mart 30th, 2008

Anne Sevgisi

BİLİR MİSİN SEN…!?

Avucuma düşen sensizlik damlalarında
Hep yalnızlığı yudumladım geceler boyu
Geceler boyu hep o yalnızlık sensiz
O yalnız yatağımda
Buz kesmiş yorgan altında
Hem titreyip, hem ağlayarak..
Sakladım yaşlarımı herkesten
Kendimden bile…
Neden sevdanın yücesi beni bulur..
Neden dinmeyen yaşlar benim gözümden akar
Neden yanan yüreğim sevdam için ağlar,
Yanar, paralanır, dinmez
O dayanılmaz sızılar…

Çarem yok güzelim, senden başka
Kapını yüzüme kapasan da
Yüzüme şamar gibi vurduğun
O yaralayıcı sitemlerini sıralasan da
Diline gelen en ağır
Dudağından dökülen en acı
Kahredici sözleri bir bir
Yüzüme okusan da..
Çarem yok güzelim, çarem yok
Gayrı hiç çarem yok…
İstesen de, istemesen de…

Bilir misin sen
Yara almış bir kalbin nasıl yandığını
Bilir misin sen
Eline damlayan göz yaşlarının
Alev alev tutuşup da
Yürekten sızıp geldiğini..
Bilir misin, bilir misin sen,
Her damla yaşın
Bir ömre bedel olduğunu..
Ve yine bilir misin ki,
En güzel ölümün
Aşkının koynunda
Sevdası için ölmek olduğunu…

11. 01. 2008
Suat TUTAK-SÖKE

The End

ADSIZ ŞİİR (Dost şiirleri)

Mart 30th, 2008

ANNE SEVGİSİ

• Yeni

ADSIZ ŞİİR (BİR DOST ŞİİRİ)

Düşünürken gece yarısı o güzel düşleri
Unutursun gerilen damarlarındaki
Soğuk sevdanın verdiği acıları
Isıtırsın yatağını pamuktan, kuş tüyünden
Farksız yatağını
Oluverir sana cennetten minicik köşe
Gök karanlık
Bulutlar gri
Siyah bir renk almış tutturmuş ortalığı
Buz gibi havası
Gündüzleri aratan bir aydınlık
Güneşi ağlatan bir sıcaklık
Bedenimi saran
Sımsıcak duygularım
Uçsuz bucaksız kuytu köşelere
Sardıran yalnızlık
Korkuyorum
Gecenin siyahi karanlığından
Sessizliğinden
Ürkütüyor bedenimi buz gibi soğuğundan
Korkuyorum
Ürkek bakışlarım beni ele veriyor
Bir el bana uzanıyor sanki birden
İşte
İşte hatırla aşkımızı
Sımsıcak tenini ver bana
Güz akşamlarında
Yapayalnızım deme bana
Dolan, dola ki kollarını boynuna sevginin
Gücümü
Attığın her adımda, gölgemi yada
Aşkımızı hatırla, aşkımızı hatırlaaaaa…

The End

ŞAİRE ŞAZİYE ÇELİKER (Şiirsel Tahlillerim)

Mart 30th, 2008

topluluk.jpg

ŞİİRSEL TAHLİL 04.07.2006
Suat TUTAK

ŞAİRE ŞAZİYE ÇELİKER
( EMEKLİ ÖĞRETMEN )

BELİRLİ GÜN VE HAFTALAR (Adlı Şiir Kitabı )’nı inceledik geçen gün.. Sayın Şaire miz Şaziye ÇELİKER hanımefendi bir emekli öğretmen. Onu, geçtiğimiz yıllarda (2005) Göller Bölgesi Isparta Şairler Derneği’nin EĞİRDİR ETKİNLİKLERİ sırasında, Eğirdir’de tanıdım. Çok candan, sevimli, uygar bir insan ve iyi bir şaire… Güzel şiirleri ve kitapları var.
Otuz beş yıl öğretmenlik yapmış… Her kademede görev almış, olgun, yetişmiş, emekli ama kalifiye bir eleman. Emekli olduktan kısa bir süre sonra yeniden öğretmenliğe başlamış, ikinci kez emekli olmuş. Sayısız öğrenciler yetiştirmiş..
Isparta-Eğirdir tanışmamız sırasında bana da şiirlerini ve şiir kitaplarından bazılarını armağan etti. Bana armağan ettiği kitaplardan bir tanesinin adı “ ÜNİTELER BELİRLİ GÜN VE HAFTALAR, MİLLİ BAYRAMLAR ( Şiirler ). Bu kitaptaki tüm şiirleri İlköğretim müfredat programına uygu olarak hazırlanmış durumda… 44 sayfalık, Kroma lüks ve renkli karton kapaklı, ince hacimli ama sevimli bir kitap.. KASIM-2004 tarihinde Bursa’da AKMAT matbaasında basımı yapılmış.
Kitabın hemen üçüncü yaprağında zamanın Bursa Valisi Sayın M. Necati ÇETİNKAYA tarafından Şaziye ÇELİKER adına verilmiş olan “ HİZMET ŞEREF BELGESİ “ nin bir örneği yer alıyor. Bu belgenin yer aldığı sayfanın hemen arka yüzünde; sol üst köşede “ Toru-num Gülsu UYAN ‘ a hediye ediyorum” ibaresi yer alıyor. Aynı sayfanın ortasına doğru da kitap isteme adresi; Ertuğrulgazi Mah. Emek Cad. Ersoy Sitesi F Blog N0: 1/1 16320 – Yıldı-rım/BURSA adresi, telefonlar ve E-mail adresi göze çarpıyor. Hani; kitaptan edinmek isteyenlere, kolaylık olması açısından, buraya not düşmeyi uygun buluyorum. Aynı sayfanın en altında ise; “ Oğlum Sercenk Çeliker’ e, kızlarım Pelin Uyan ve Çiler Çeliker’e katkıla-rından dolayı teşekkürler “ yazısı dikkati çekiyor..
Kitabın “Önsöz” bölümünde ise sevgili şairemiz şöyle diyor :
“ Otuz beş yıllık meslek hayatımda; (Belirli Gün ve Haftalar ) kutlamalarında yeni şiirlerim az oluşu ve benim bu alanda faydalı olabileceğimi düşünmem, beni bu y önde çalışmaya yöneltti. Öğrencilerimin, yazdığım şiirleri severek ve coşkuyla okumaları, ayrıca görev arkadaşlarımın ısrarları beni bu kitabı çıkarmaya teşvik etti.
Şiirlerimin beğenilmesi ve Milli Eğitim Vakfı Kuruluşu Haftası dolayısıyla öğretmenler arasında açılan şiir yarışmasında “ ZOR GÜNLER “ adlı şiirimin ödül alması, bu kitabın oluşmasında bana cesaret verdi. İlköğretim sınıflarının tümüne hitap eden bu şiirlerimin öğretmen ve öğrencilere yararlı olacağına inanıyorum. Birlikte çalıştığım arkadaşlarıma ve öğrencilerime sonsuz sevgilerimi iletiyorum. “
Şimdi size; sevgili şaire Şaziye ÇELİKER’ in vakıf yarışmasından ödül alan “ ZOR GÜNLER “ adlı şiirini sunuyorum efendim:
ZOR GÜNLER
(Vakıf Haftası)

İyiye, güzele yönelten ,
Gençliği gayretlendiren,
Dar gününde güldüren,
Yaşamı güçlendiren,
Birçok vakfımız var.
Muhtaçları düşünen,
Sana kol kanat geren,
Tüm güçlükleri yenen,
İdealini gören,
Aydın vakfımız var.

Yarına g örüyorsan,
Okuma istiyorsan,
Güçlü hayalin varsa,
Fakir değildir insan,
Elinden tutanın var.

Gelin el ele verelim,
Aydınlığı görelim,
Hep birlikte gülelim,
Vakfa destek verelim,
Zor günlerimiz var.

Şaziye ÇELİKER
Emekli Öğretmen(Şaire)-Bursa

Şairemiz Şaziye ÇELİKER’ in sözünü edip özetle tanıtarak, tahlilini yapmaya çalıştığımız bu şiir kitabının, arka kapağında, renkli bir resim altında, hayat hikayesinden, biyografisinden özetle söz ediliyor.
Buradan anladığımız kadarıyla; şairemiz 20 Şubat 1949 yılında Bingöl’ün KİĞI ilçesinde doğmuştur. İlk ve Ortaokulu ayni yerde bitirdikten sonra 1967 yılında Elazığ Kız İlköğretmen Okulu’ ndan mezun olduğu, ardından sırasıyla Bingöl Sarayiçi İlkokulu (1968), Bingöl Atatürk İlkokulu (1969), Bingöl özgürlük İlkokulu (1970–80 ), Bursa Soğanlıköy Orhan Bey İlkokulu (1980-86), Bursa Ali Rıza Bey İlkokulu ( 1986-92) öğretmenlik yaparak 25 yılını tamamlayıp emekli olduğu anlaşılıyor.
Özgeçmişinin devamında özetle; 1997 yılında Bursa İsa Bey Yüksel Bodur İlköğretim Okulu’nda tekrar göreve başladığı ve 1998 yılında Mehmet Akif ERSOY İlköğretim Okulu’nda çalıştığı, 15 Ağustos 2001 tarihinde de ikinci kez emekli olduğu anlaşılıyor.
Sosyal yönü ve sosyal içerikli çalışmaları çok geniş olan şaire Şaziye ÇELİKER daha sonraları Eskişehir Anadolu Üniversitesi ( AÖF ) den Ön Lisans Diploması da almış olup, çalıştığı okullarda Bando takımları ve Müzik Grupları kurarak çalıştırmış, otuz beş yıllık meslek hayatında Bingöl Valisi Sayın M. Necati ÇETİNKAYA, Sayın Ahmet TOSUN’ dan, Sayın Orhan TAŞANLAR’ dan ve Bakanlıktan teşekkür ve de takdirnameler aldığından söz ediliyor.
Şuan özel dershanelerde öğretmenliğine devam etmekte olan sevgili şairimiz, aynı zamanda Bursa T.H.M. Öğretmenler Korosunda görev yapmakta olduğu anlaşılıyor. 7 yaşında bir torunu olan şair Şaziye ÇELİKER’ in biri İngilizce öğretmeni, diğeri çocuk gelişimi öğretmeni olan iki kızı ve Makine Mühendisi olan bir oğlu vardır.
Kendisini kutlar, sağlıklı ve şiir gibi bir yaşam sürmesini dilerim efendim…
—————————————————————

The End

BİR AKDENİZ GÜZEL SENDEN…(Şiirsel Tahlillerim)

Mart 30th, 2008

ŞİİRSEL TAHLİL 30. 06. 2006
Suat TUTAK

( BİR AKDENİZ GÜZEL SENDEN…
BİR DE SEN GÜZELSİN AKDENİZ’DEN..”

“Yıllar önce ekildi lacivert sulara,
Hüzünlü gözlerimin incisi,
Vurgun yemiş yüreğimde,
Yine falezlerin sessizliği,
Yine mezar olur umutlarıma,
Sevgilim Antalya Körfezi.”

BU NASIL SEVDADIR YA RAB !…

Sevdi mi, böyle mi sever insan!? İnanılır gibi değil.. Antalya’dan şair kardeşim Bolat ÜNSAL; aşk diye, okyanusa dalmış… Şiirleri sanki birer aşk iksiri. Sevdanın canlı bombası. Hiç şansa bırakmıyor işi. Okuyanı alıp, sürükleyerek aşk girdaplarına, sevdanın okyanus kazanlarına çekiyor… ne kadar mahir yüzücü olursanız olun, kurtulma şansı vermiyor. Bu kadar mı anlamlı, etkili, vurucu olur o sözler..
Aşkı aşk gibi, sevdayı sevda gibi harbiden yaşadığı, hemen belli oluyor. Hala söylemedim değil mi? BOLAT ÜNSAL’IN “FALEZLERDEKİ ÇIĞ-LIK” adlı şiir kitabından, o kitaptaki şiirlerinden söz ediyorum. Kutlarım kardeşim Bolat Ünsal’ ı.. Gönülden kutlar, başarılarının devamını ister ve dilerim.
Bakınız yazımın başlığını iki satırından alıntıyla yaptığım; ( AKDENİZ VE SEN ) adli şiirinde, sevgisini ne hoş anlatıyor :
AKDENİZ VE SEN

Bir Akdeniz’i seviyorum,
Bir de seni.
Bir Akdeniz mavi mavi,
Bir de gözlerin.
Bir saçların karışır melteme,
Bir de yosunlar dans eder,
Akdeniz’in derinliklerinde.
Bir bakışınla ısınıyor yüreğim,
Bir de güneşin gülümsemesiyle.
Bir sen söylersin,
En içli türküleri,
Bir de martı sürüleri.
Bir dalgalar okşar
Çakıl taşlarını,
Bir de parmakların okşar,
Ak düşen saçlarımı.
Bir sen saklarsın
Beni derinliklerinde,
Bir de Akdeniz.
Bir Akdeniz’e düşer yakamozlar,
Bir de gözlerine.
Bir Akdeniz senden güzel,
Bir de sen güzelsin Akdeniz’den…

Evet, sevgili okuyucularım.İşte okuyup şahit oldunuz, ifadelerinin gücüne… Nasıl, haklıymışım değil mi sözlerimde. Evet, haklıydım. Bakınız; “ YORGUN BİR YOLCU GİBİ “ adlı başka şiiri, sizleri nerelere sürükleyip götürecek;

YORGUN BİR YOLCU GİBİ

Takvim yapraklarında yanıyorum
Tütün misali, hasretinle.
Duvardan düşen her gün,
Bir bir çoğalıyorsun içimde
Dağlarda sis gibi sarıyorsun,
Yüreğimin el değmemiş yamaçlarını.
Ve sonra sevgilim, zaman duruyor.
Damla damla düşüyorsun,
Bulutlar sarmış maviliğimden
Süzülüyorsun yanaklarımdan
Yorgun yolcular gibi..
Oysa isterdim ki,
Bir damla su gibi sakla beni,
Gerdanındaki güller arasında.
Karışayım tenine usulca.
Mahşere kadar,
Uyuyayım sıcaklığında,
Yorgun bir yolcu gibi…

Sevgili şair dostum ve kardeşim Bolat ÜNSAL’ ın ilk kitabı olan “HÜZÜN BURCU “ nu görüp okuyamadım. Ancak; bu ikinci kitabı olan (FALEZLER-DEKİ ÇIĞLIK ) adlı kitabının gerçekten, bir solukta okunan kitaplardan olduğu-nu, gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.
Bolat ÜNSAL, bu kitabında özgeçmişinden söz etmemiş. Onun için, o konuda bilgi veremiyorum. Ancak; kitabından edinmek isteyenlere, yazışma adresini vermek istiyorum.
YAZIŞMA ADRESİ : merkez Mahallesi 137. Sokak N0: 8
07980-Kemer/ ANTALYA
ŞAİRİN E-POSTA ADRESİ :

1)- Polatunsal5°tnn.net
2)- bolatunsal°mynet.com
Web…www.antoloji.com/bolat¬_ünsal

Sevgili kardeşim Bolat ÜNSAL ‘ n daha nice eserlere imza koyması dilek ve temennileriyle. Başarılar.

The End

DENGE DENGE BİZİM İNSANIMIZA ANLATMAK ZOR… (Makalelerim) 19. 01. 2008

Mart 30th, 2008

DENGE 19. 01. 2008
Suat Tutak

BİZİM İNSANIMIZA ANLATMAK ZOR…
“ALİ SELÇUK’U BİLE KIRMIŞLAR”

Geçen gün Söke Ekspres Gazetesi’nde Ali SELÇUK’ la karşılaştım. Bir ara çok güzel şiirler yazıyor, gazetede yayınlıyordu.. Son zamanlarda yazmamaya başladı. Gazetede yayınlanmıyor artık.. kendisine sordum:
-Ali, bir zaman güzel şiirlerin yayınlanıyordu. Ne oldu? Yazmıyorsun artık, dedim. Ali SELÇUK kırgın, üzgün bir ses tonuyla yanıtladı:
-Aşık mı oldun? Aşk şiirleri yazıyorsun diye, eleştirdiler. Onun için, kalemi kırdım… Yazmıyorum. Kabilinden bir cevap verdi..
Bazen onun ciddi mi, şaka mı yaptığı belli olmaz. Sert, ciddi bir yüz ifadesi vardır.. Anlamakta zorluk çekersiniz.. Öyle durumlarda ben, onun yüz ifadesin-den anlarım.. şaka yaptığı zaman; dudaklarının etrafında ve gözlerinin çevresinde sinsi, müstehzi bir gülümseme olur… Tebessüm eder gibidir. Ama belli, belirsizdir.. Bir anlık yanıp, kaybolur… Ben oradan, ciddi olup, olmadığını anlarım. Bu benim kendime has içgüdülerimle yaptığım bir tespit. Ciddi ve doğru olup, olmadığı oradan ortaya çıkar. Bana göre; yüz ifadeleri insanların tavrı ve sözünün ciddi olup olmadığını hemen belli eder.. Gören göz bunu, fark edebilir…
Ali SELÇUK’ u ben çok eski yıllardan beri tanır ve severim.. Sinirlenince, biraz ağzının ayarı yoktur ama, iyi insandır. İyi dosttur. Gerçekçidir.. O nedenle; yüzüne şöyle bir fark ettirmeden baktım. Şaka yapmıyordu… Ciddiydi ve yüz ifadesinden birilerine gücendiği, kırıldığı belliydi.. Doğru söylüyordu. Üzül-düm.. Sevgili Ali SELÇUK’ a; kimseye kulak asmamasını, şiir yazmaya devam etmesini söyledim.. Bir insan yaptığı işte başarılı ise, başarabiliyorsa dostlarının yanında, çekemeyenlerin de olacağını, yazmaya devam etmesini rica ettim..
“Kendini bilmez birkaç kişi için kalem kırılmaz, yola devam..” dedim. Bilmiyorum artık Ali SELÇUK; bir daha şiir yazar mı ama, böyle davranışları yapan insanları, ben anlayamıyorum… Nedense, anlamakta zorluk çekiyorum..
Anladığım; üzülerek farkına vardığım bir şey, bir gerçek varsa: O da, bu memlekette bencil, kıskanç, kendinden başkasını düşünmeyen, dostluktan ve sevgiden uzak, bir kesim insanın hem insanlarımıza, hem kültür, sanat ve edebiyatımıza, hem kentimize ve hem de ülkemize büyük zarar verdiğidir..
Eğer; böyle güzellikler senin elinden gelmiyorsa, yeteneğin yoksa, niye olan insanlara da engel oluyor, moralini bozup, ortaya güzel eserler koymasına mani oluyorsun..!? Sana ne; bir başkasının aşkından, aşk şiiri yazmasından?…Yetmedi mi yıllarca bu kente, ülkeye, insanlarımıza verdiğin zarar!?… Bırakalım artık bu art düşünceleri, kötü niyetleri…
Bugüne kadar “arka ayakla kulak kaşımanız, sizlere ne kazandırdı..? ”
Bırakın; herkes dilediği konuda, dilediği şekilde, dilediğini yazsın.. Elinizden geliyorsa, o ilahi zenginlik, o ilahi yetenek sizlerde de varsa, gelin sizler de yazın… Paylaşalım.. Tebrik edelim.. Alkışlayalım. Fakat yoksa da; olanı, engellemeyelim.. Gölge olmayalım… Lütfen; bu kente bugüne dek, verdiğiniz zararları görüp, bu kötü alışkanlıktan vazgeçelim artık..
Bakınız; geriden gelen nice yetenekli, sanatkar ruhlu öğrenciler, gençler var. Korkak, ürkek tavırlarla, bizlere yanaşmakta zorluk çekiyorlar.. Bu tavırları, eleştirileri bırakalım.. Onlara kötü örnek olmayalım. Başlamadan sanat hayatlarına, kırıcı eleştirilerle son vermeyelim..
Sözüm Ali SELÇUK’ a değil… O, bundan sonra şiir yazsa da olur, yazmasa da… Şuan dilerse yine tüm eleştirileri duymamazlıktan gelip, yazmaya devam eder.. Çünkü bu yetenek, bu doğuştan getirdiği kabiliyet zenginliği onda hazır.Her zaman kullanabilir. Ama asıl yanlış olan davranış…
Yersiz kuruntularla insanları kırıp, yaptığı işten soğutmak, uzaklaştırmak ve de temelli koparmak.. Güzel olmayan, yanlış olan bu.. Lütfen, lütfen bu tavırların sahipleri… Kim olursanız olun, ne olursanız olun, bu davranışı bir daha göstermeyin…
Yargıçlar; bir insanın hayatına son veren kararın kalemini kırarlar.. Bir daha ölüm kararı, vermemek için… Sizler de o ağızlarınızı fermuarlayın lütfen…Bir daha yanlış sözler söylememek için. Susun… Susun ki, daha fazla yara açmayın. Zarar vermeyin…
Böyle hatalar işlendikçe, farkına vardıkça, ya da kulağıma geldikçe, bu tür yazılara devam edeceğim.. Birileri bunu yapmalı…

The End