DENGE DENGE BİZİM İNSANIMIZA ANLATMAK ZOR… (Makalelerim) 19. 01. 2008

Mart 30th, 2008

DENGE 19. 01. 2008
Suat Tutak

BİZİM İNSANIMIZA ANLATMAK ZOR…
“ALİ SELÇUK’U BİLE KIRMIŞLAR”

Geçen gün Söke Ekspres Gazetesi’nde Ali SELÇUK’ la karşılaştım. Bir ara çok güzel şiirler yazıyor, gazetede yayınlıyordu.. Son zamanlarda yazmamaya başladı. Gazetede yayınlanmıyor artık.. kendisine sordum:
-Ali, bir zaman güzel şiirlerin yayınlanıyordu. Ne oldu? Yazmıyorsun artık, dedim. Ali SELÇUK kırgın, üzgün bir ses tonuyla yanıtladı:
-Aşık mı oldun? Aşk şiirleri yazıyorsun diye, eleştirdiler. Onun için, kalemi kırdım… Yazmıyorum. Kabilinden bir cevap verdi..
Bazen onun ciddi mi, şaka mı yaptığı belli olmaz. Sert, ciddi bir yüz ifadesi vardır.. Anlamakta zorluk çekersiniz.. Öyle durumlarda ben, onun yüz ifadesin-den anlarım.. şaka yaptığı zaman; dudaklarının etrafında ve gözlerinin çevresinde sinsi, müstehzi bir gülümseme olur… Tebessüm eder gibidir. Ama belli, belirsizdir.. Bir anlık yanıp, kaybolur… Ben oradan, ciddi olup, olmadığını anlarım. Bu benim kendime has içgüdülerimle yaptığım bir tespit. Ciddi ve doğru olup, olmadığı oradan ortaya çıkar. Bana göre; yüz ifadeleri insanların tavrı ve sözünün ciddi olup olmadığını hemen belli eder.. Gören göz bunu, fark edebilir…
Ali SELÇUK’ u ben çok eski yıllardan beri tanır ve severim.. Sinirlenince, biraz ağzının ayarı yoktur ama, iyi insandır. İyi dosttur. Gerçekçidir.. O nedenle; yüzüne şöyle bir fark ettirmeden baktım. Şaka yapmıyordu… Ciddiydi ve yüz ifadesinden birilerine gücendiği, kırıldığı belliydi.. Doğru söylüyordu. Üzül-düm.. Sevgili Ali SELÇUK’ a; kimseye kulak asmamasını, şiir yazmaya devam etmesini söyledim.. Bir insan yaptığı işte başarılı ise, başarabiliyorsa dostlarının yanında, çekemeyenlerin de olacağını, yazmaya devam etmesini rica ettim..
“Kendini bilmez birkaç kişi için kalem kırılmaz, yola devam..” dedim. Bilmiyorum artık Ali SELÇUK; bir daha şiir yazar mı ama, böyle davranışları yapan insanları, ben anlayamıyorum… Nedense, anlamakta zorluk çekiyorum..
Anladığım; üzülerek farkına vardığım bir şey, bir gerçek varsa: O da, bu memlekette bencil, kıskanç, kendinden başkasını düşünmeyen, dostluktan ve sevgiden uzak, bir kesim insanın hem insanlarımıza, hem kültür, sanat ve edebiyatımıza, hem kentimize ve hem de ülkemize büyük zarar verdiğidir..
Eğer; böyle güzellikler senin elinden gelmiyorsa, yeteneğin yoksa, niye olan insanlara da engel oluyor, moralini bozup, ortaya güzel eserler koymasına mani oluyorsun..!? Sana ne; bir başkasının aşkından, aşk şiiri yazmasından?…Yetmedi mi yıllarca bu kente, ülkeye, insanlarımıza verdiğin zarar!?… Bırakalım artık bu art düşünceleri, kötü niyetleri…
Bugüne kadar “arka ayakla kulak kaşımanız, sizlere ne kazandırdı..? ”
Bırakın; herkes dilediği konuda, dilediği şekilde, dilediğini yazsın.. Elinizden geliyorsa, o ilahi zenginlik, o ilahi yetenek sizlerde de varsa, gelin sizler de yazın… Paylaşalım.. Tebrik edelim.. Alkışlayalım. Fakat yoksa da; olanı, engellemeyelim.. Gölge olmayalım… Lütfen; bu kente bugüne dek, verdiğiniz zararları görüp, bu kötü alışkanlıktan vazgeçelim artık..
Bakınız; geriden gelen nice yetenekli, sanatkar ruhlu öğrenciler, gençler var. Korkak, ürkek tavırlarla, bizlere yanaşmakta zorluk çekiyorlar.. Bu tavırları, eleştirileri bırakalım.. Onlara kötü örnek olmayalım. Başlamadan sanat hayatlarına, kırıcı eleştirilerle son vermeyelim..
Sözüm Ali SELÇUK’ a değil… O, bundan sonra şiir yazsa da olur, yazmasa da… Şuan dilerse yine tüm eleştirileri duymamazlıktan gelip, yazmaya devam eder.. Çünkü bu yetenek, bu doğuştan getirdiği kabiliyet zenginliği onda hazır.Her zaman kullanabilir. Ama asıl yanlış olan davranış…
Yersiz kuruntularla insanları kırıp, yaptığı işten soğutmak, uzaklaştırmak ve de temelli koparmak.. Güzel olmayan, yanlış olan bu.. Lütfen, lütfen bu tavırların sahipleri… Kim olursanız olun, ne olursanız olun, bu davranışı bir daha göstermeyin…
Yargıçlar; bir insanın hayatına son veren kararın kalemini kırarlar.. Bir daha ölüm kararı, vermemek için… Sizler de o ağızlarınızı fermuarlayın lütfen…Bir daha yanlış sözler söylememek için. Susun… Susun ki, daha fazla yara açmayın. Zarar vermeyin…
Böyle hatalar işlendikçe, farkına vardıkça, ya da kulağıma geldikçe, bu tür yazılara devam edeceğim.. Birileri bunu yapmalı…

The End

ONLAR DA SÖKE’NİN GÜZEL İNSANLARI… (Makalelerim)

Mart 30th, 2008

ESİNTİ 18. 01. 2008
Suat TUTAK

ONLAR DA SÖKE’NİN GÜZEL İNSANLARI…

“Hem öğretmen; hem yazar, şair ve şaire…”

Şimdi sizlere Söke’mizde yaşayan hem öğretmen; hem yazar, hem şair ve hem de şaire, iki güzel insandan söz edeceğim… Bu günkü konumuz bu sevgili okuyucularım..
Onların ikisi de, sayıp sevdiğim, değer verdiğim arkadaş, dost ve kalem arkadaşlarım. Bir bakıma da gönüldaşlarım.. Benim, değerlimdir ikisi de… Bir emekli öğretmen yazar-şair Nevzat SEÇEN, diğeri hala öğretmenliğine devam eden, Söke FATİH İLKÖĞRETİM OKULU değerli, saygın öğretmenlerinden sevgili şaire arkadaşım, dostum, gönüldaşım olan sayın İlknur MERSİN..
İkisi de oldukları yerde köşe taşı gibi mazbut, sağlam, hem mesleklerinde, hem de yazar ve şairlikte çok başarılı, geleceğin yıldızı olacak değerler…Benim haklarında bu yazıyı yazdığımdan haberleri yok… Çoktandır, ikisini de göreme-dim. Evde yeni yazılarım ve eserlerimle uğraştığımdan, pek dışarıya çıkamıyo-rum.. Derneğimize de gitmeyi biraz azalttım.. Ara sıra gidip, bulabildiğimle görüşüp geri dönüyorum. Orada da pek fazla kalıp, eğlenmiyorum. Kısa bir hal-hatır tamam.. Eyvallah, deyip ayrılıyorum. O nedenle; çok zamandır, yaklaşık bir haftadır, kendilerini görmedim.. Konuşamadım.
Söke Ekspres Gazetemizin 27 Aralık 2007 tarih Perşembe günlü sayısının 6. sayfasında Nevzat SEÇEN dostumun, “11. Hikmet Okuyar kültür ve sanat ödülü “ adlı yazısını az önce okudum. Şiirinden etkilendim.. Söke’yi ve köyle-rini çok güzel tanıtmış. Hoşuma gitti.. Başarılı ve ödülü hak etmiş bir çalışma… Kendisini kutlar, kucaklar, başarısının devamını dilerim.
Yine; Ekspres Gazetemizin 2 OCAK 2008 tarih, Çarşamba günlü sayısı-nın 7. sayfasının sol köşesinde yer alan İlknur MERSİN, “ Hikmet Okuyar Kültür Sanat Ödülünü aldı ” başlıklı yazıdan onun da, Nevzat SEÇEN gibi aynı yarışmadan ödül aldığını öğreniyorum..
Sayın, değerli ve sevgili şaire dostum, arkadaşım, öğretmenim İlknur MERSİN’ i de gönülden kutlar, tebrik eder, başarılarının devamını dilerim.. Söke’mizin adını kişisel çalışmaları ile yurdun birçok köşesinden duyuruyor, tanıtımında bulunuyorlar.. Bunu başarmak, ödül almak, ses getirmek Söke için, Sökeliler için az şey değildir… Onun zorluklarını, zahmetini ve akıtılan alın terinden sonra almak onuru, gururunu ancak yaşayanlar bilir..
Dostlarım sağ olun, var olun.. Başarılarınız hiç bitmesin, daim olsun.. Bugün, bu tür çalışmalarınızın değerini bilemeyen, küçümseyen, önemsemeyen, dudak bükenler olabilir amma; sakın, yılmayın… Moraliniz bozulmasın. Zaman gelecek sizlerde benim gibi; bu tür ilgisizliklere, alışacaksınız.
1960 yılından buyana ben; o ilgisizlikleri göre göre, yaşayıp da bugünlere geldim. Sizler, yeni başladınız. Gençsiniz… Sabırlı olun. Gün gelecek, elbet bu yorucu, hummalı ve bunaltıcı, zorlu çalışma ürünlerinizin değerini bilecek, sahiplenecek birileri ortaya çıkacak, sizlere dost elini, sorunlarınıza çözüm elini uzatacaktır.. Çalışmaya devam. Lütfen, yılmayınız… Umutsuzluğa düşüp, kalemi elinizden bırakmayınız.. Sakın ha… Öyle bir şey yapmanız; hem sizin gibi yüce hedefleri olan insanların sonu, hem de kültür, sanat ve edebiyatımıza en büyük, en acı, en af edilmez darbe olur… Lütfen; kötü niyetlilere bu zevki, tattırmayın.
Gelecek sizlerin elinde… Bizler artık; son tangoyu, oynuyoruz.. İkinci baharımızı yaşıyoruz.. Artık bizim, zamanımız kalmadı. Sınırlı.. Bakarsınız; bir gün, sert bir rüzgar esiverir.. Ki; ne zaman eseceği, belli olmaz.. Asırlık çınarlar gibi; yaşlı, yorgun dallarının arasında sıkışıp kalmış, bir hazan yaprağına dönü-şen bizleri, yerimizden söküp çıkarır, alaşağı yapıverir… Ve; kendimizi toprakta sürüklenirken, görüveririz.
İşte o zaman; o yaprağı, hoyrat ayaklar çiğnemesin diye alıp, bir kenara koyacak olan, sizlersiniz… Olabilir… Olmayacak şey değil. Hayat sürprizlerle dolu.. Unutmayınız. Gelecek, sizlerin elinde… Çalışmaya devam..
_______________________________________

The End

KUŞADASI’NDA MEKTUPLAR ADRESİNİ BULMUŞ…

Mart 30th, 2008

ESİNTİ 18. 01. 2008
Suat TUTAK
Saat: 14. 02

KUŞADASI’NDA MEKTUPLAR ADRESİNİ BULMUŞ…
( BİR DE SÖKE’DE BULSA…! )

Yıllardır kentimizde “Adresini Arayan Mektup..”, “Adresi Eksik Mektup…”, “Mahşerin Dört Atlıları…!” gibi yazılarla, bizce bilinen, kamuoyunca bilinmeyen birçok adreslere mektuplar gönderdik, durduk… Eskilerin dediği gibi : “Ölü Gözünden Yaş, İmam Evinden Aş…” cansız duvarlardan yansıma, yankılanma yoluyla sesler geldi de maalesef, adreslerini bulamayan mektuplar, aslında adresine gitti de, yanıt alınamadı. Sonuç alınamadı… Bir iki kişi, bir iki kıpırdamanın dışında, herkes suskun, yıllar yorgun biz yorgun, zaman gelip geçti…
Ne hale getirmişiz; güzelim kentimiz Söke’yi dostlar, ne hale getirmişiz de, haberimiz yokmuş.. Gerçi bu yazılar, yorumlar, eleştiriler kentimizde sosyal aktiviteyi arttırıyor, kültür çabaları çoğalıyor, sivil toplum örgütleri son yılların en güzel kültürel etkinlik çalışmalarını, yarışırcasına ortaya koyuyorlar… Bunlara sözümüz yok. Kutluyorum. Tebrik ediyorum. Gönülden destekliyorum.
Ancak; yeterli değil bu çalışmalar, uğraşlar.Söke bundan fazlasına layık ve daha fazlasını da yapabilecek kültürel aktiviteye, evrimleşerek hızla yükselen bir yetenek gücüne sahip… Bu yeterli değil. Bunlar Söke’nin hem kültür, hem eğitim, hem sanat, hem geçmişten gelen miras servetine ve de dinamik IQ’ sına bu seviye değil… Daha da fazlası, kalitesi, ileri hedeflere vardırılmış şekli ortaya konulabilir… Ben; elli yıllık kültür seviyesinin geldisini, tarihini biliyorsam bu, bu kadarla sınırlanmamalı… Bakınız, size basit bir örnek vereceğim. Biz, 1989-1990 yıllarında Beşparmak Dergisini hayata geçirdiğimiz, Söke Hacı Halil Paşa Halk Kütüphanesi Derneği kanatları altında “SALI TOPLANTILARI” yapıp, hafta sonları bir araç temin edip, ekip halinde İzmir-Karşıyaka Cep Tiyatrosunda tiyatro izlemeye giderken, Kuşadası’nda Şair ve Yazarların bir derneği bile yok-tu… davetlimiz olarak bize katılıp, gezi ve etkinliklerimizde yer alıyorlardı. Kuşadası ekibi olarak her zaman davet üzerine geliyorlardı. Zaman içinde onlar bizden çok şeyler öğrendi. Bizler ise ne elimizdekinin kıymetini bilebildik, ne de zamanı kendimize uyarlayabildik, ne de zamanla yarışımızı sürdürebildik. Onlar başardılar.. Biz yaya kaldık… Sahipsiz ve ilgisiz kaldık. Bocaladık. Kaybettik…
O günden bugüne Kuşadası çok aşamalar yaptı… Çok köklü, kültür sanat organizasyonlarına imza attı. Biz de ne var? Gerileme var.. Yeterli gelişme yok denilecek kadar az… Söke, neden böyle oldu anlamak zor… Kuşadası’nın bu atağının arkasındaki güçlü imzalardan biri Ticaret Odası… İşte onun bir anlamlı, büyük, yüce bir çalışmasını gazeteden alıntı yaparak dile getireceğim sizlere..
Söke Ekspres Gazete’ mizin 17 OCAK 2008 tarih Perşembe günlü sayısının 10 ncu sayfasının sağ köşesinde bir haber yer alıyor.. Özetle: “…KUŞADASI TİCARET ODASIN’DAN KÜLTÜR HİZMETİ..” başlığı altında ne yazmış, bir okuyalım:
“…CUMHURİYETİN İLK ADALET BAKANI BOZKURT’UN HAYATININ ANLATILDIĞI ( KALPAK VE KARTAL ) İSİMLİ ROMAN, KUŞADASI TİCARET ODASINCA YAYINLANDI..”
Bu haberin altında bakınız Kuşadası Ticaret Odası Başkanı Serdar AKDOĞAN, AA muhabirine nasıl bir açıklama yapmış, özetle sunuyoruz:
“…İlçenin Kültürel ve sanatsal değerlerinin yeniden kazanılması amacıyla oda bünyesinde başlattıkları (Karakter Projesi) kapsamında ilk eserini yayınlamanın mutluluğunu yaşadıklarını ifade ederek; “
(Mahmut Esat BOZKURT’ un Kuşadası’nın yetiştirdiği nadir değerlerinden birisi olduğunu ve Cumhuriyet tarihinde derin izler bıraktığını kaydetmiş, proje kapsamında bundan sonra, ödüllü yazarlar Mahmut ÖZAY ve Muzaffer İZGÜ, dünyaca ünlü Trompetçi Muvaffak FALAY, sinema sanatçısı Hülya KOÇYİ-ĞİT, Tambur Ustası Ercüment BATANAY ve ünlü yazar Sunullah ARISOY’ u sırasıyla ülke kamuoyuna anımsatacağız..) de-miştir.
Görüyorsunuz değil mi, sevgili okuyucularım? Kuşadası bizden sonra kültür sahnesinde ortaya çıkmış, fakat bizleri çok gerilerde bırakacak kadar hedef büyütmüştür.. Pekiyi; bizde neden olmuyor!? Acaba, neden? Başaramamamızın sebebi nedir acaba? Her şeye siyaset kattığımız için mi ki!?
Evet; ben, ondan şüpheleniyorum.. Sivil Toplum örgütleri olsun, siyasi merciler olsun, kurum ve kuruluşlar olsun toptan, ayrım yapmadan hepimiz her yapacağımız, yaptığımız işte önce siyaset düşünüyor, hemen siyasi kategorileri, kuralları gizli yada açık, hatta hissettirmeden ortaya koyuyor, siyasi düşünce temsilcisi kişileri sanat, kültür ve edebiyat etkinliklerinin içine katıp, karıştırıyo-ruz.. Asıl amacından saptırıp, siyasi amaçlara indeksliyoruz..
İşte o zaman; insanlar bölük pörçük oluyor… Bir kesim sanata gönül ve ömür vermiş insanlar zarar görüyor.. İtiliyor, yalnız bırakılıyor, sahip çıkılmı-yor.. Olduğu yerde unutuluyor, hatta ağzıyla kuş tutsa, sanat değeri çok ileri düzeyde de olsa damgalanıp, boğazına siyasi yafta asılmış gibi kendi dümen suyunda boğulup, yok edilmeye çalışılıyor…
Elbette; böyle bir hastalıklı düşüncelerin, kaprislerin ve çekememezliklerin olduğu kent ortamında, sağlıklı kültür, sanat ve edebiyat ilerlemesi, gelişmesi beklenemez… İşte; Söke’nin yıllardır, görmemezlikten gelinen sorunu bu..
Bizleri bizden koparan; zehirleyip kurutan hastalık, ölümcül zehir bu…
Kuşadası ve diğer yerleşim bölgelerinde bu hastalık yok… Önceden olsa bile, yaraya zamanında neşter vurulup, hasta doku kesilip atılmış, tüm vücuda yayılıp kaplaması önlenmiş… Başarı da, bunun altında yatıyor.Onun için yazılan her mektup, yazan kişisi kim olursa olsun, isimsiz de olsa, adressiz de olsa yerini buluyor.. yanıt veriliyor. Başarılara, ortak imzalar atılıyor.
Gelin; bu yanlış yoldan, dönelim artık. Yoksa, adressizlikler içinde, tümden kaybolup, yok olacağız..

The End

BİR YOL BULURUZ… (ŞİİRLERİM)

Mart 30th, 2008

BİR YOL BULURUZ…

Koşa koşa varamadım vuslata
Dünyaya kapıldım çıkamadım sırata
Çok yanlışlar gördüm, söylemedim surata
Güzellikleri seçtim de, satamadım mezada.

Dostumu dost bilip, sardım boynuma
Niceleri yılanmış, aldım koynuma
Kötü söylesem, yakışır mı adıma
Bu da benim kaderim, razıyım payıma.

Dayım yok ki, dolanayım boynuna
Adı belli, kadı belli, sövemem ki soyuna
Sanki seçilmiş de, kötüler düşmüş payıma
Belki kusur bende, yakışır mı namıma..

Gel yüreğim, kalkıp gidelim yabana
Bu sürü çok geldi, bu garip çobana
Vuralım seninle, hem nalına, hem mıhına
Belki bir yol buluruz, er meydanına…

Suat TUTAK
10. 03. 1978 – SÖKE

The End

ÖMRÜMÜ ÇALANLAR… (ŞİİRLERİM)

Mart 30th, 2008

ÖMRÜMÜ ÇALANLAR…

Sevmeyi öğretti bana yıllar
İnsanlarsa hep ağlamayı..
Rüzgara tutulan yaprak oldum
Attılar beni oradan oraya…
Hem beni, hem ömrümü çaldılar

Peşi sıra sürüklendim yılların
Tozlu, topraklı uzun yolların
Alaca belece olan samur saçların
Dökülen, saçılan bunca umutların
Hepsini benden alıp kaçırdılar

Göz göz olan yürek yaraları
Dinmek bilmeyen gönül sancıları
Umutla diktiğim ağaçları, dalları
Gönlümdeki açılmamış goncaları
Tayfun gibi yıkıp parçaladılar

Yarış ettim geçen yıllarla, aylarla
Dönüp de baktığım mevsimlerle, günlerle
Koşup da yetişemediğim, umutlarla
Hele verip de alamadığım sevgilerle
Beni anılarla koyup tek tek kaçtılar..

Suat TUTAK
20.02.1978 – SÖKE

The End

NİLÜFER, SUYA AŞIKTIR… (ŞİİRLERİM)

Mart 30th, 2008

NİLÜFER, SUYA AŞIKTIR…

Bilir misin gözlerim..?
Şu, iğde dalları
Suya değercesine uzanan, salkım söğütler
Sessizce inleyen suya, neler anlatır?
Durgun sulara eğilmiş mehtap…
Yakut birer gonca gibi yıldızlar
Hangi öyküyü, Nilüferlere fısıldar..?
Şu, çimenlere uzanan insanlar…
Kim bilir, neler hissederler?
Yamaçlarda, yorgun ağaçlar..
Üzerine tüneyen, nice nice kuşlar
Çürüyen ağaç gövdelerinde
Çeşit çeşit böcekler, kurtlar
Görmeyen gözlere, duymayan kulaklara
Neler anlatırlar, neler…
Akşam olur, gün dağdan devrilir
Alaca karanlıkla, bir sessizliktir yaşanır…
Ağaçlar, sular ve gökyüzü
Zümrüt yeşilden, yakut rengine dönüşür…
Doğada, adilce bir geceyi paylaşır
Sen, bu tabloyu bilir misin gözlerim?
Nilüfer, suya aşıktır…
Sular ağaçlara, mehtaba, yıldızlara aşıktır
Asırlar bugüne, böyle gelmiştir…
İnsanlar böylesi aşkı, hiç tatmamıştır
Sen bu duyguyu, bilir misin gözlerim..!?

02.04.1989
Suat TUTAK
Saat: 22.00 – SÖKE

The End

ANNE SEVGİSİ… (ŞİİRLERİM)

Mart 30th, 2008

Senin için bir şiir yazmamı söylediler…
Mısra mısra anlatmamı istediler
Sevgi sevgi yaşatmamı söylediler
Sen, kitaplara sığar mısın annem…?

Çocuk, insanın atasıdır dediler…
Ata olmazsa, insan olmaz dediler
Nice yiğitlere senin sütünü verdiler
Sen olmazsan, çocuk olur mu annem?

Bu gözler, senin için çok ağladılar…
Nice annenin ardından, ah ile baktılar
Mahzun, mahzun önlerine aktılar
Sen bu acıyı, bilir misin annem…?

Sevgilerce mısralarım oluştu…
Titreyen parmakların, saçlarıma karıştı
Şu gönlüm, çok acılara alıştı..
Sensiz yaşama, alışılmıyor annem…

Beni senden, seni benden sordular…
Seni alıp kara toprağa koydular..
Şu kara saçlarım, ak-pak oldular
Sensiz dünyada, yaşanır mı annem?

Yazsalar, çizseler hep anlatsalar…
Nesiller boyu, anneleri konuşsalar
Sana bir gün değil, ömürler verseler…
Sen dünyalara, sığar mısın annem..?

31. 03. 1989
Suat TUTAK
Saat: 01.15 – SÖKE

The End

KENT-21 ÇALIŞMALARI SONUÇ VERMEYE BAŞLADI –(5)(Makalelerim)

Mart 24th, 2008

DENGE                                                              07. 03. 2008

                                                                           Suat TUTAK

KENT-21 ÇALIŞMALARI SONUÇ VERMEYE BAŞLADI –(5)

“YENİ HEDEFLER PLANLANIRKEN, VERİLEN SÖZLER DE TUTULUYOR”

Modern şehircilik ilkelerinden taviz vermeden, hiç kimseye popülist yaklaşmadan seçimlerde verdikleri sözleri tek tek tuttuklarını söyleyen, Söke Belediye Başkanı Sayın Necdet Özekmekçi; 4 yıllık süreçte çok önemli hizmetler yaptıklarını belirterek, önlerinde bulunan zaman içinde, şu hedefleri belirlediklerini sözlerine ekledi:

125bin nüfuslu bir Söke, Üniversite ve orta öğretim kurumları ile güçlü ve nitelikli eğitim, Yıllık 100 milyon dolarlık tarımsal üretim, Organik tarımın Türkiye’deki adresi olmak, Merkezi bir ticari kent konumuna bürünmek, Önemli bir turizm kenti olarak Kuşadası ve Didim ile sektörel bütünlüğü sağlamak, Düzenli, yaşanabilir sosyal konutlar sunan elit ve modern bir kent oluşturmak, Kişi başına düşen yeşil alan yönünden en zengin ilçe olmak, Ülkenin gözbebeği, modern bir dünya kenti haline gelmek. 

Evet sevgili okuyucularım, hedeflerinin bu maddelerle sınırlı olmadığını, yalnızca şuan aklına gelip de sıralayıverdiği maddeler olduğunu belirten, sayın belediye başkanı Özekmekçi; biraz da seçim dönemi söz verdiklerinden, neleri yaptıklarından bahsetmek istediğine değinerek, kentimize modern pazaryeri kazandırdıklarını sözlerine ekledi:

1500’ den fazla pazarcı ile 4 büyük sokağın işgal edilerek kurulduğu, denetimsiz, sağlıksız ve güvenlik sorunu olan pazaryeri değiştirildi. Söke; temiz, modern, denetimli, sağlıklı, güven sorunu yaşanmayan bir Pazar yerine kavuşturuldu. Pazar olmayan haftanın diğer günlerinde de bu pazaryeri alanında, festivaller, konserler, panayırlar, kermesler de düzenlenebiliyor… Hem Pazaryeri, hem de çok amaçlı olarak kullanıla-bilen bir alan kazandırıldı. Ardından, Belediye Şantiye faaliyetlerine de kısaca değinen başkan Özekmekçi; “Günde 400 metreküp kapasiteli parke üretim tesisi kuruldu ve saatte 90 ton üretim yapan, Asfalt Şantiyesi oluşturuldu. Asfalt ve Parke maliyetleri yarı yarıya indirildi. Park, bahçe biriminde çiçekten ağaca, her türlü bitkiyi üretme imkanı sağlandı. Su şebekesinde yapılan yenilemeler ve yeni hat döşemeleri ile susuz günler geride kaldı. Söke halkının desteği ile belediyeye yük getirmeden düzenlenen, 30 Ağustos - 6 Eylül tarihleri arasındaki festival ve Kurtuluş etkinlikleri, her gün başka bir mahallede düzenlenerek, şehrin geneline yayıldı. “

Sözünün burasında başkan Özekmekçi lafı ustalıkla, Söke’yi Kültür ve Sanat kenti yapmaya getirerek, şunları söyledi :

“Kitap günleri ile Söke’nin kültür hayatına hareketlilik getirildi. Bu etkinlik çerçevesinde, toplam 60 şair ve yazar kentte misafir edilip( bunların çoğunluğu Sökeli olmayan, konuk kişiler) okurları ile buluşturuldu. “ dedi. Yine sözlerine devam ederek; “Her konuda bilgi vermişken, kentimiz Kemalpaşa Mahallesi tarihi evlerinden söz etmemek, haksızlık olur…” diyerek, konuşmasını o konuya da taşıdı.: “Kemalpaşa Mahallemizdeki tarihi doku yaşatılacak. İlçe sınırları içinde tarihi ve kültürel zenginliğiyle dolu Kemalpaşa Mahallesindeki kültürel mirasının korunması konusunda evrensel sorumluluklar üstlenildi. Cumhuriyet öncesinde bir Rum Mahallesi olan Kemalpaşa Mahallesindeki 110 ve 180 yıllık olan koruma altındaki yapıların sadece korunması değil, yaşatılması da amaçlanarak, Kemalpaşa Mahallesi Koruma ve Yaşatma Projesi geliştirildi. Mahalledeki rehabilitasyon, sadece fiziki doku için değil, halkın eğitimi, kültür, sanat, turizm gelişimi olarak da tasarlandı.Bu amaçla mahalledeki tarihi yapıların kiralama veya kamulaştırma yoluyla alınması ve sosyal donatı merkezlerine dönüştürülmesi amaçlandı. Kemalpaşa Projesi için Avrupa Birliği Aktif İşgücü Piyasası Stratejileri Yeni Fırsatlar Programına koruma amaçlı İnşaat Sektörüne Restorasyon Eğitim ile Kalifiye Eleman kazandırma Projesi sunuldu ve projede kullanılmak üzere 180 bin euro’ luk kaynak belediye hesaplarına aktarıldı. “ diyerek, sunumunu bitirdi. Söke Belediye Başkanı sayın Necdet Özekmekçi bu açıklamalarının ardından, konuşmasının tamamlandığını belirterek, oradaki basın mensuplarının gözlerinin içine, zaferden dönen bir komutan edasıyla, vakurca bakıp sordu : “Anlattığım konularda anlamadığınız, anlaşılmayan bir taraf varsa veya sormak istediğiniz konular varsa, sorularınızı bekliyorum. Eğer bir sorunuz yoksa, sunum tamamlanmıştır. Sabırla beni dinlediğiniz ve katıldığınız için hepinize ayrı ayrı teşekkür ederim. “ dedi. Salondan birkaç soru geldi. Onları da cevaplayarak, sunumunu sona erdirdi.            

The End

Mart 24th, 2008

 DOST YAZILARI (ÖYKÜ)                                                                                Sevcan ASA

Günün son dersinin sonuna gelinmişti. Öğrenciler çıkmak için sabırsızlanıyordu. Defter ve kitaplarını çantalarına koydular. Zil çalar çalmaz, dışarı çıkmak için hazırdılar. Yalnız, Ahmet hazırlanmamıştı.Gecikmek için de elinden geleni yapıyordu.Nihayet zil çaldı. Öğrenciler bir anda kapıya yöneldi. Ali, yerinden kalkmadı. Ağır ağır eşyasını topladı. Bir yandan göz ucuyla öğretmenine bakıyor, bir yandan da arkadaşlarının gitmesini bekliyordu.
Öğretmeni, onun bu hâlini fark etti:
  - Hayrola Ahmet, dedi. Eve gitmeyecek misin?
Ali, son arkadaşının da çıktığını görünce cevap verdi:
  - Sizinle konuşmak istiyordum öğretmenim.
  - Peki, dedi öğretmeni. Ne söyleyeceksin bakalım?
  - İlhan arkadaşımız var ya…
  - Evet, ne olmuş İlhan’a?
  - Durumları pek iyi değil galiba. Annesi, beslenme çantasına pekiyi şeyler koymuyor.
  - Ee?
  - Ona yardım etmek istiyorum. Ama benim yardım ettiğimi bilirse üzülür. Günde bir simit parası biriktirip her hafta size versem, siz de ona verseniz?
Cebinden bir avuç bozuk para çıkarıp öğretmenin masasının üzerine koydu. Nurhan Öğretmen, paraya dokunmadı. Sandalyesine oturup düşündü.Ahmet hakkındaki bilgilerini yokladı. Bildiği kadarıyla ailesinin durumu pekiyi değildi. Bu çalışkan ve sevimli öğrencisi, ne kadar da iyi niyetli ve düşünceliydi. Zengin bir ailenin çocuğu değildi. Buna rağmen yardım etmek istiyordu. Üstelik yardım ettiğinin bilinmesini istemiyordu.
Nurhan Öğretmen:
  - Dur bakalım Ahmet, dedi. Bildiğim kadarıyla sizin de maddî durumunuz pekiyi değil. Yanlış mı biliyorum?
  - Doğru biliyorsunuz öğretmenim. Babam gündelikçi. Çoğu zaman iş bulamıyor. Ama ben de çalışıyor, para kazanıyorum.
  - Nerede çalışıyorsun?
  - Simit satıyorum.
         Nurhan Öğretmen yine durup düşündü. İyiliğin bu kadarına ne demeliydi şimdi. Bunun gerçekleşmesi zordu. Onu, bundan vazgeçirmek için bir çare bulmalıydı. Bunu yaparken, sevimli öğrencisini de kırmamalıydı. Onunla biraz daha konuşursa, belki bir yolunu bulurdu.
Nurhan Öğretmen, Ahmet’e döndü:
  - Büyüyünce ne olmak istiyorsun, diye sordu.
  - Çok zengin bir işadamı…
  - Niçin?
  - İnsanlara daha çok yardım etmek için…
  - Güzel, dedi Nurhan Öğretmen. Bak şimdi Ahmet, İlhan’ın ailesinin durumu pekiyi değil; bu doğru. Ama sizinki de bundan pek farklı değil. İstersen acele etme; çok zengin olduğun zaman insanlara yardım edersin.Olmaz mı?
  - Olmaz, dedi Ahmet. Şimdi yapmalıyım.
  - Neden olmaz?
  - Üç sebepten dolayı olmaz.
Birincisi: Bu para zaten benim değil. İyilik ettiğim için Allah, beni insanlara sevimli gösteriyor. İnsanlar da bundan etkileniyor, daha çok simit alıyorlar. Bu sayede gün boyu çalışanlardan bile fazla simit satıyorum. Hele mahallede Hasan Amca var, her gün iki simit alıp güvercinlere veriyor.

İkincisi: “Ağaç yaş iken eğilir.” deniliyor. Şimdiden iyilik yapmayı öğrenmezsem büyüdüğümde hiç yapamam.

Üçüncüsü ise daha önemli: Büyüdüğüm zaman çok zengin bir işadamı olmak istiyorum. Zamanında yatırım yapmayanlar büyük işadamı olamazlar.

Nurhan Öğretmen, karşısında büyük biri varmış gibi dinliyordu:
  - Bu sonuncusunu pek iyi anlayamadım, dedi.?

 - Açıklayayım öğretmenim, dedi Ahmet. Şimdi, çok zengin olmadığım için, ancak günde bir simit parası kadar yardım edebiliyorum. Bundan fazlasını veremem. Allah, Cennet’i gücü kadar iyilik edene veriyor. Şimdi gücüm bu olduğuna göre Cennet’in fiyatı birkaç simit parası kadardır. Eğer zengin olmadan ölürsem birkaç simit parasıyla Cennet’e girebilirim. Bundan daha kârlı bir yatırım olur mu?
Nurhan Öğretmen’in gözleri dolmuştu. Başını “Evet” anlamında sallarken Ahmet’i evine yolladı.  Sınıfa geri dönerken okulun boşaldığını fark etti. Eşyalarını toplamak için masasına döndüğünde Ahmet’in bıraktığı parların masaüstünde kaldığını fark etti. Sandalyesine gayrı ihtiyarı oturdu ve paraları eline aldı. Hiçbir para ona bu kadar kıymetli gelmemişti. Sanki elinde dünyanın en kıymetli incilerini, yakutlarını, elmaslarını tutuyordu. Hatta bu paralar onlardan bile kıymetliydi. Öyle bu paralar, Bu bozuk SİMİT paraları, Cenneti satın alabilecek paralardı. Sanki hiç bırakmak istemeyen bir duygu ile sımsıkı kavradı bu bozuk simit paralarını.Oturduğu yerden kalkamadı Nurhan Öğretmen. İçinin dolduğunu, Tarif edilemeyen duygulara boğulduğunu hissetti. Birden boşalan sağanak yağmurlar gibi ağlamaya başladı. Ağladı … Ağladı. Kendine geldiğinde akşam olmuştu. Yavaş yavaş sınıftan çıkıp okuldan ayrılırken bekçi Sadık  “ Bozuk Simit paraları ile  cenneti satın almak, Bozuk Simit paraları ile  cenneti satın almak”  diye  Nurhan öğretmenin sayıkladığını duydu. Bekçinin hayretler içinde “ Ne dediniz hocam “ demesini bile duymayan Nurhan öğretmen bekçinin şaşkın bakışları altında akşamın alaca karanlığına karışıvermişti

 

The End

DENGE DENGE TÜRK SANAYİCİSİ, ÇİNLİ VE HİNTLİ’NİN KOMİSYONCUSU OLABİLİR Mİ? (Makalelerim) 22.03.2008 22.03.2008

Mart 24th, 2008

DENGE                                                                               22.03.2008

                                                                                            Suat TUTAK

        TÜRK SANAYİCİSİ, ÇİNLİ VE HİNTLİ’NİN                 KOMİSYONCUSU OLABİLİR Mİ?  

Bugün sanayicilerimizden söz edeceğim. Medya ve TV’den öğrendiğim bir habere takıldım. Kafama taktım. Çok düşündürücü bir durum olduğu için sizlerle paylaşmak istedim. Onun için de kafama taktım. Takıldım o konuya…

Söz konusu durum TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu’na ait. Sayın Hisarcıklıoğlu bir sözünde özetle: “Türk sanayicisinin artık komisyonculuk yaptığını söyleyerek, (Çinlinin, Hintlinin, Pakistanlının komisyoncusu olmuş durumdadır” demiştir.

Ekonomi Gazetecileri Derneği’nin düzenlediği bir toplantıda, bir sunum yapan TOBB Hisarcıklıoğlu, ekonomimizi değerlendirirken, Türk Sanayicilerinin de dikkatini çekip, özellikle Anadolu’daki sanayicilerin fabrikalarını kapatıp, başkalarının ürününü sattığını söylemiş, “Sanayi ihracatı içinde enerji hariç, işlenmiş ara malı ithalatının payı yüzde 67 – 69) seviyesine geldi. 100 birim mal ihraç etmek için 69 birim ara malı ithal etmemiz gerekiyor. Bu da bizim sanayicimizi komisyoncu haline getiriyor ” diyerek, tekstil, konfeksiyon sektörüne baktığımızda bunu çok net göreceğimize işaret ediyor. 

İhracatın artış oranı, ithalatın artış oranının da üstünde gittiğini söyleyen Hisarcıklıoğlu, yurdumuzda ihracatçı sayısı ithalatçı sayısına yaklaştığını, bunun da bizim için sevindirici bir husus olduğunu “ sözlerine eklemiştir.

Öte yandan; sözü cari açık ve sosyal güvenlik sistemi açığının, ulusumuzun risk unsurlarını arttıran nedenlerden olduğunu dile getirerek, 2007 yılında cari açık 38 milyar dolar iken, 2008 yılı beklentisinin ise 42 milyar dolar olduğunun önemini dile getirdi. O nedenle; bu 38 milyar dolara bakıldığında, ulusumuzun her gün 100 milyon dolar bulması gerektiğini, bunun sağlanmaması halinde ekonomide sıkıntı yaşanacağını, kendi görüşü olarak ileri sürüyor. Hisarcıklıoğlu, yurdumuzda krizlerin çıktığı noktanın, cari açığın finanse edilmediği nokta olduğunu da belirtti.

ÇİN OTOMOTİV ÜRÜNLERİNİN YURDUMUZDA REVAÇTA OLMASI:

Aynı medya yayınının bu konuyla ilgili haberinin yayınlandığı sayfada, Çin otomotiv sanayinin ürettiği TİGGO 3 ve ALİA modellerinin sürümü yapıldığını belirten gazete, geçtiğimiz ay Türkiye yetkili satıcısı Mermerler Otomotiv’ in yurdumuz pazarına CHERY’ in 2 modelini getirdiğini, önümüzdeki 5 yıl içinde ise 38 yeni modelle karşımıza çıkmaya hazırlandığını dile getiren haberde, Çin ve diğer ülke pazarlarına 2007’ de 380 bin araç satarken, 2008 yılı satış hedefinin 480 bin adet araç olarak belirlendiğini haberde yer verdi. Haberin devamında ise Çin patentli Chery otomotiv sanayiinin Türkiye satış temsilcilerinde 2007 yılında ayda ortalama 15 bin araçlık ihracat rakamına ulaştığını, böylece söz konusu Chery firmasının yıllık ihracatının 120 bin araç olduğunu açıkladı.

Bu rakamlar bizim halkımızın ne derece otomobile düşkünlüğünü ortaya koyuyor. Bunun yanı sıra da ülke yollarında kol gezen trafik canavarının her gün biraz daha beslenip daha cana doymaz bir canavar olacağının göstergesi olarak önümüzde duruyor…

Yurdun yerleşim bölgelerince ve çevre yollarında trafiğe açılan yollar ayni fakat araç sayısı her gün artarak ülke nüfusuyla yarış etmekte olduğunu ürpererek, korkarak görüyoruz.

Hem otomotiv yerli sanayi tükenip yok oluyor, hem milli servetimiz, paramız yabancı uluslara akıyor, hem de çoğalan araç sayısı ile ülke yollarımız trafik kazalarıyla can pazarına dönüyor. Bir gün bunun da çözümünü buluruz inşallah…  

The End