YURDUMUZUN ASIL SORUNU İŞSİZLİK… (Makalelerim)DENGE

Mart 24th, 2008

DENGE                                                                                     21. 03.2008                                                                                                   Suat TUTAK  YURDUMUZUN ASIL SORUNU İŞSİZLİK…  

Tüm sorunlara öncelik ve ivedilik vermemiz gerekiyor. Ancak;  bir işsizlik sorunumuz var ki, bu hepsinden öncelikli çözüm bekleyen sorunumuzdur. Bu da tüm dünya uluslarının ortak, önemli bir sorunu, küresel bir sorun dur işsizlik.

Ulusların artan nüfusları, buna karşılık sınırlı iş alanları, sınırlı bütçeleri, yıllara göre az bir oranla artış göstermesi, nüfus artışının da bu orana göre, ters orantılı olarak daha çok artması, yaşanan ulusal ve küresel sorunları , aşılmaz bir şekilde artmış olarak önümüze getir-mektedir.

Ulusumuz dünya ulusları arasında genç nüfus oranı, en yüksek olan ülkelerden biri, hatta tek ülke de diyebiliriz. Böyle olmasına rağmen, yine, uluslar arasında işsiz olan genç nüfusu en çok olan ülke… Yurdumuzun genç nüfusunun işsizlik oranı bu bilgiler ışığında, yüzde 20.6 olduğunu görüyoruz. Bu sadece genç nüfus oranındaki işsiz olanlar.

Türkiye istatistik Kurumunun verilerine göre 2006 yılı Aralık ayına göre işsizlik oranı 0.1 puanlık bir artış göstermiş, yüzde 10.6 olarak gerçekleşmiştir. Diğer iş alanlarına şöyle bir baktığımız zaman;  tarımın dışındaki işsizlik oranı yüzde 0.3 puan azalıp, yüzde 13 olmuştur.

Başka bir pencereden olaya baktığımız zaman ise, kentlerdeki toplam işsizlik oranı yüzde 12. 2 olduğu görülmüş, kırsal bölgelerdeki işsizlik oranı yüzde 8. 1 olarak karşımıza çıkar… Yukarıda oranları verirken belirttiğimiz gibi yurdumuzun genç nüfusunun işsizlik oranı yüzde 20. 6 ‘lara  yükseldiğini görürken, yurdumuzun genelinde işsizlik oranı ise 10 bin kişi azalarak 2 milyon 436 bin kişiye düşmüştür.

Sultan Nevruz Bayramı denilen (YENİ GÜN) bahar bayramı başlarken, temennimiz odur ki, ulusumuz bumdan böyle sıkıntılardan kurtulup, adı gibi yeni bir güne, yeni bir yaşama, yeni ve temiz bir sayfa açarak başlamasını gönülden temenni ederim.

İnşallah, yurdumuzun istihdam kaynakları, bu yeni yılda, yeni günün başlangıcında, yeterli bir seviyeye getirilip, bu genç nüfusumuzu da yeterli gelirlere kavuştururlar. Biraz da yer altı kaynaklarımıza önem verip değerlendirebilsek, sanırım genç nüfusun tüm işsizliğine çözüm bulunmuş olacaktır.

Geliriniz; dış ülke kaynaklarına güvenip, dolar ve diğer yabancı sermayelere borçlu bir ulus olacağınıza, kendi kaynaklarınızı çalıştırıp, kendi yağımızla kavrulalım. Bize gerek olan ve yakışan da budur zaten. Kurtuluşumuz da oradadır.

Madenlerimizi ve diğer yeraltı değerlerine eğilip dışa borçlu ve bağımlı olmaktan kurtulalım. Bu yol, bizim çıkış yolumuz ve yükseliş trendimiz olacaktır.

 ÇALIŞAN KESİMİN UMUDU TÜKENMEK ÜZERE…  

Tüm bu karmaşa, belirsizlik, acaba ne olacak korkusu ile birlikte bir de çalışan kesimde, yeniden düzenlenecek olan Sosyal Güvenlik Yasası hükümlerinin getireceği ağır yük kafaları karıştırdı. Hele hizmet yaşının 65 yaşına çekilmesi, prim ödeme iş gününün de 9 bin güne taşınması, yirmi beş hizmet yılını zor tamamlayabilen çalışanlar üzerinde bir üzüntü ve şok tesiri yarattı. Çalışma Bakanı Faruk Çelik; öncelikli yasalardan olan Sosyal Güvenlik Yasası-nın konusundaki eksiklikleri yeni haliyle daha çok kapatacağını, bu alandaki açıklığın 2008 de önceki yıla nazaran azalacağını öngördüklerini belirtirken, yeni yasaya göre emekli yaşının 2036 yılından sonra 65 olacağını da vurguladı. Türkiye’deki yaş ortalamasının zaten 65-70 arasında olduğunu ileri süren kamuoyu, artık kimse emekliliğini görüp, ağız tadı ile emekliliğini yaşayamaz , düşüncesiyle emeklilik umudunun da kalmadığını düşünmeye başladı. Hele bir de emekli ikramiyelerinin nakit olarak verilmeyip, devlet tahvili olarak verileceği düşüncesi, emekli de borçlarını ödeyip rahat bir nefes alarak, huzurlu bir yaşlılık yaşama umutlarının da yok olduğunu söylemektedirler.

Evet sevgili okuyucularım, bu yazımın da sonuna geldim.Yeni yeni ve önemli yazılarda buluşmak üzere…

  

The End

YIL 1857, MART’IN 8’Dİ ONLAR;EKMEK VE GÜL AŞKINA YÜRÜDÜLER…

Mart 24th, 2008

MAKALE                                                                                     08. 03. 2008                                                                                                      Suat TUTAK  

font>

 

Yıllar sonra dünya ulusları arasında adının, “DÜNYA KADINLAR GÜNÜ” olarak konduğu 8 Mart tarihi; bayan, erkek ayırımının, bayanlara iş hayatında yapılan haksızlıkların “Topluca, Dur Deme…” tarihidir.

O nedenle; 8 Mart Dünya Kadınlar Günü, kadın özgürlükleri ve kadınların hakkının aranması bakımından çok önemli bir tarihtir. Onun için uluslar arasında kadınlar günü olarak kabul edilmiş, kutlanmaya başlanmıştır.

Okuyucularıma bu konuda daha geniş, aydınlatıcı bilgiler verebilmek için, Takvim Gazetesi eki olan “Saklambaç”  Gazetesi yazarlarından Hakan DİLEK’in konuyla ilgili yazısından alıntı özetleriyle yardımcı olacağım.

Bugün 8 Mart … Anne, eş, sevgili, dost, arkadaş ya da çalışan… Her kadın için özel bir anlam taşıyan bugün, “DÜNYA KADINLAR GÜNÜ” Pekiyi, bu gün nereden çıktı? Yıllar geçtikçe acılar ve zorluklar kadınların yakasını bıraktı mı? Şimdi bu soruların cevabını bulmaya çalışalım.

8 Mart 1857 tarihinde; ABD’de New York’ta tekstil sektöründe çalışan yüzlerce kadın, düşük ücretleri, uzun çalışma saatlerini ve insanlık dışı çalışma koşullarını protesto etmek için işi bıraktı. Yüzlerce kadın (EKMEK VE GÜL) diye bağırarak yollara düştü, “EKMEK VE GÜL AŞKINA!”

Ekmek ve Gül Aşkına  yollara düşen 129 civarında kadın, çalıştıkları fabrikada çıkan yangın sonun da yaşamlarını kaybettiler.

Yıllar sonra; Danimarka’nın Kopenhag şehrinde 1910 yılında düzenlenen kadın Sosyalist Enternasyonal Toplantısı’nda CLARA ZETKİN, 8 Mart 1857’de New York’ta başlayan kadın haklarının kazanılması mücadelesinin, her yıl “KADIN GÜNÜ” olarak kutlanmasını önerdi ve bu öneri oy birliği ile kabul edildi.

Kopenhag kararından sonra ilk kez 19 Mart 1911’de Avusturya, Danimarka, Almanya ve İsviçre’de yüz binlerce kadın ve erkek değişik aktivitelerle “Kadın Günü’nü” kutladılar, oy verme ve seçme – seçilme haklarını istediler. Tarihin 8 Mart olarak saptanması  1921’de Moskova’da gerçekleştirilen 3.Uluslar arası Kadınlar Konferansı’nda gerçekleşti.

1ve 2. Dünya Savaşı yılları arasında bazı ülkelerde kutlanması yasaklanan “Dünya Kadınlar Günü” ,1960’lı yılların sonunda Amerika Birleşik Devletleri’nde de daha güçlü bir şekilde gündeme geldi.

1975’de “Dünya Kadınlar Yılı” nı ilan eden Birleşik Milletler Örgütü, 16 Aralık 1977 yılında “8 Mart’ın, tüm kadınlar için “Dünya Kadınlar Günü” olarak kutlanmasını kararlaştır-dı. Kadınlara eşit hakların verilmesinin dünya barışını güçlendireceği kabul edildi.

İşte; 8 Mart 1857’de New York’da tekstil sektöründe çalışan kadınların “Ekmek ve Gül Aşkına” sloganlarla yollara dökülüp o gün tohumlarını attıkları, ektikleri “ Dünya Kadınlar Günü” o gün, bugündür dünyanın her yerinde kutlanmaya devam ediyor.

Ancak; ülkemizde 8 Mart olayı o kadar iç açıcı değil. Yine aynı yazarın verilerine göre özetleyecek olursak;

Türkiye’de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü; ilk kez 1921 yılında (Emekçi kadınlar Günü) olarak kutlanmaya başlandı. 1975 yılında daha yaygın olarak kutlandı ve sokağa taşındı. “Birleşmiş Milletler Kadınlar on yılı” Programından Türkiye’nin de etkilenmesiyle, 1975 yılında  “Türkiye 1975 Kadın Yılı “ kongresi yapıldı. 1980 Askeri Darbesinden sonra dört yıl süre ile herhangi bir kutlama yapılmadı.  1984’den itibaren her yıl çeşitli kadın örgütleri tarafından “Dünya Kadınlar Günü” kutlanmaya başlandı.

Sevgili okuyucularım, sözlerimin bu noktasında bir sevindirici gelişme, bir de üzülüp üzerinde düşünüp çözümler üretmemiz ikinci bir acı ama gerçek gelişmelerden söz edip, makalemi bitireceğim.

Sevineceğimiz gelişme şu: artık ülkemizde hemen her sektörde çalışan, her iş alanına el atan kadınlar var. Daha güzel olan tarafı, hem annelik ve hem de meslek yaşamlarını bir arada sürdürüyorlar.

Üzücü , ikinci gerçek durum ise; her türlü yasal, hukuksal, ferdi ve toplumsal çabalara rağmen ülkemizde, kadına karşı şiddetin hiç bitmemesi…

Yine aynı gazetenin bilgileri doğrultusun da söyleyelim;  2007 verilerine göre erkekler tarafından ezilen ve şiddet gören, fuhşa zorlanan kadınların sayısı hala milyonlarla ifade edilecek kadar fazla. Uygar bir ülke olabilmemiz için önce bu konuda uygarlaşmamız gerek.

      

The End

GÖREBİLSEN ( ŞİİRLERİM )

Mart 23rd, 2008

GÖREBİLSEN 

Sana canım benim, dedikçe

Bir hoş oluyorum bir tanem

Kanım alev alıyor inan

Tutuşuyor tenim bir tanem  

Canımsın canım benim, canım  

Sevgilim, bir tanem, hayatım

Sevdanla tutuşuyor kanım 

Seninle doluyum, hayatım  

Gözümün önünde hayalin

İnan dayanılmaz özlemin

Kulağımda çınlar sözlerin

 Hayalimden gitmez gözlerin  

Odamdaki bekar yastığım

Hele ki o, garip yatağım

                                           Suat TUTAK / SÖKE                                           

The End

Hello world!

Mart 23rd, 2008

Welcome to Blogder.com. This is your first post. Edit or delete it, then start blogging!

The End